SÜLEYMANİYE CAMİİ

Bu yazıyı hazırlamıştık aslında, ama şöyle özel bir günde yayınlamak istedim, geçen Cuma Mevlid Kandili tam günüydü! Düğmeye basmamla ne olduysa tüm yazı silindi! Kafamdan aşağı kaynar sular döküldü…

Allahtan Ayşe’de yedeklenmiş olarak varmış da şimdi gecikmeli olarak yayınlayabiliyoruz. Amaç Kandil’de yayınlamaktı, yazıyı o gözle okumanızı rica eder, geçmiş Mevlid Kandilinizi kutlarız. Şimdi söz Ayşe’de…


Yine çok sevdiğim ‘eski İstanbul’ sokaklarındaydım geçenlerde. İstikametim yıllardan beri gitmediğim Süleymaniye Camii. Yoluma Fatih Reşat Nuri Sahnesi‘nin yanındaki sokaktan başladım. Burası bildiğiniz gibi Vefa. Vefa bugüne değin fazla değişmemiş eski İstanbul izlerini taşıyan nadir muhitlerden. Bitişik nizam ve bazıları cumbalı evleri, tarihi çeşmeleri, hamamları,  bozacısı ile nostaljik ruhunu yitirmemiş. Restore edilen yapılar da nispeten eskiye uygun yapılmış.

Kısa yürüyüşümün ardından, işte karşımda heybetli  Süleymaniye Camii. 1550 yılında Osmanlı İmparatorluğunun içinde bulunduğu ihtişamlı dönemi tasvir etmesi için Kanuni Sultan Süleyman tarafından Mimar Sinan‘a yaptırtılmış ve yapımı 7 yıl sürmüş. Yaklaşık 70 dönüm arazinin içinde Camii’den ayrı kütüphane, medrese, hamam, hastane, kervansaray, aşevi ve dükkanlar da bulunmakta.

Oldukça geniş olan avluyu gezdikten sonra içeri girdim. Yerdeki halı, duvar süsleri, vitraylar, zamanında kandillerin konduğu avizeler abartısız ama ince bir zevkin ürünü. (Günümüzde maalesef  abartı ve parıltı arttıkça daha güzel iş yaptığını zanneden mimarlar ve veya insanlar çoğunlukta). Süleymaniye’de o kadar ayrıntı var ki, mesela kandillerden çıkan is, insanları rahatsız etmesin diye tepede açılan delik sayesinde, küçük bir odacıkta (is odası) toplanmış ve duvar süslemeleri bu is kullanılarak boyanmış. Ayrıca hangi duvarın veya köşenin açısını ölçersek ölçelim karşımıza Allah kelimesinin ve katları çıkıyormuş.

Tekrar avluya çıkıp, bu sefer Haliç tarafına yöneldim. Tepeden manzara harika. Burada Cami’ye ait diğer bazı yapıların çatıları, Haliç manzarası ile bütünleşiyor. Geriye dönüp başımı kaldırdığımda  ise 53m. yüksekliğindeki minareyi ve 26,5 m. çapındaki merkezi kubbeyi hayranlıkla seyrettim.

Neredeyse 460 yıldır hiç bir depremde dahi en küçük bir hasara maruz kalmayan bu muhteşem yapıya yaşanmışlıklarıyla, güzelliğiyle hayran kaldım. Günümüzde bir inşaat için ne kadar çok yetkili gerekiyor. Oysa sorumluluğun tek bir kişiye, Mimar Sinan‘a ait olması ve hatta kalfalık döneminde bu muhteşem yapıyı yapması da O’nun ne kadar büyük bir “usta” olduğunun kanıtı.